Yumrukların, dirseklerin, arada şöyle yarım dönüşlerle omuzların konuştuğu tuhaf esenleme halleri sarıverdi dünyamızı. Geçen yılın yaz bahar aylarından beri böyle bu. Aman bulaşmasın telaşıyla yuvarlandığımız kuyulardan biri işte. ‘Niye böyle mesafelisin?’ günlerinden ‘Mesafe lütfen!’ bakışlarımızın ön aldığı bir çağa yuvarlandık hiç hesapta yokken. Başımıza ansızın gelişi mi, düşünmeler ikliminde bir çiçeğimiz olsun açmadığından mıdır bilinmez kendimizi sıklıkla bir şeyleri yaparken buluveriyoruz. Sahi, iki yıla varıyor unuttuğumuz, bir türlü içime sinmeyen şu kafa tokuşturmalı selamlaşmalarımız neydi öyle?

Hiç sevemesem de bana uzanan yumruklara epey bir zaman ben de onları “merhaba”dan sayıp uzattım yumruğumu.

Sonra bir gün bir dost, çekti ipini -benim için de- o yumruklu “toka”laşmaların.

Uzaktan uzağa kollar kalkardı karşılıklı, eller açık, ‘hoş geldin’ mealinde. Daha yakına varmışsa adımlar havada buluşurdu eller içleri birbirine dönük ya da uzanırdı yine açık, dost. Olmadı, karşılıklı sevgiyle kalkan eller kalplere varırdı eş zamanlı. Ne söylediğini kendi (kimse) bilmez yumruklar nasıl da gölgeledi, soldurdu, unutturdu hepsini?

***

Kentlerin yığım yığış kalabalığının, tutsak olduğumuz dikey yaşamların, daha kestirmeden söylersem “yeni” diye yutturulan “ahlak ve yaşam” anlayışının dilimizden, dünyamızdan çekip aldığı esenlemelerimizin altında yatan aslında “Dostum ben!..” anlayışıydı. Şu “merhaba”nın çıkış noktasında bekler bizi bu anlayışın öyküsü.

Arapçada, “Buyurunuz, ferahlıkla oturunuz...” anlamı taşır ama asıl öykü, sözcüğün Farsçasında gizlidir. Karşılaşmaya yakın oklar (mir) sağa sola, uzağa, boş alana atılır. Yani “mir”ler “heba” edilir. Söze de dökülür bu anlam, karşılıklı “mir-heba”larla: “Bak, okumu boşa atıyorum. Benden sana zarar gelmez.” Çok eski Türk boylarının -belki kimi başka toplulukların- bu geleneği, zaman yolculuğunun Anadolu durağında “merhaba” olup çıkmıştır.

***

Sözün burasına değin ulaşan dostlara biz de bir “merhaba” deyip dönelim söz başına.

Açık ellerin, o sıcacık ‘benden sana zarar gelmez’lerin yerine hoyratça oturan kapalı/ sıkılı yumruk ne anlatır peki? Kim bilebilir o yumrukta ne var?

Selamlaşma, esenleşme bir incelikken, nezaketken bu kabalık; kafa, derken yumruk tokuşturmalarla nasıl sızdı hayatımıza?

Kabalık şurada dursun, biz varalım nezaketin, inceliğin bahçesine bir kahve içimi soluklanalım.

***

Genel anlamda hayatı, özel olarak vurgularsak utanmayı, inceliği, nezaketi de öğretir bize edebiyat. Öyleyse bu satırlara noktayı, dünden bugüne uzanarak yüz akımız edebiyatçı dostlarımızla koyalım.

Çoğumuz biliriz, çok incelikli bir insandı Reşat Nuri Güntekin. Bir gün maarif (eğitim) müdürlüğünün merdivenlerini dalgın dalgın çıkarken, ahşap kutulu kocaman bir saati onarıma götürmekte olan hizmetli, bir dönemeçte maarif müfettişi-yazar Güntekin’in omzuna çarpar. Acıyan omzunu ovuşturan yazar, hizmetliye şöyle seslenir:

- Sen de herkes gibi cep saati kullansan daha iyi edersin.

***

Hüseyin Rahmi Gürpınar, zaman zaman arşınladığı kaldırımlardan birinde, kendi kitabının da satıldığını fark edince kitaba uzanır. Bir arkadaşına imzaladığı kitabıdır bu! Aradan pek de bir zaman geçmemiştir. Hemen satın alır. İç sayfasını yeniden imzalayarak arkadaşına gönderir.

Üstat, yazdığı notta, şöyle demektedir:

“Size ikinci kez saygılarımı sunma fırsatı verdiğiniz için teşekkürler…”

***

Ve sevgili Enver Ercan’ın aktardığı bir nezaket öyküsü:

Cemal Süreya dergiye gelmezdi. İstanbul Gazeteciler Cemiyetinin lokalinde oturur, yazısını orada teslim eder, telifini de orada alırdı.

Gösteri’de yazıyor o zamanlar. Belki de derginin bürosuna son gelişi… Doğan Hızlan’ın başı kalabalık… Bakıyor olacak gibi değil, yazısını bırakmadan çıkıp gidiyor.

Doğan Hızlan, umarsız, onca yolu yürüyüp Beykoz’un tepelik bir yerindeki evine gidiyor Cemal Süreya’nın; yazısını almaya. Çalıyor kapıyı, kapıda görününce Süreya, ‘Dergiye yazını bırakmayı unutmuşsun!’ deyiveriyor soluk soluğa.

Cemal Süreya’nın yanıtı da aynı dilden: ‘A, çantamda kalmış!’”

***

Doğru, salgın hâlâ kol geziyor; sarılmayalım, uzaktan yakın gelsin “merhaba”larımız. Bırakalım şu yumruk selamını...