22.06.2019, 07:33

Zaman dediğin...

Ve zaman hep yükselir. 
Daima alır başını gider.
Sonrasında ise hüzün dolar gönül evreninize.
*
Ve zaman yükseliyor.
Durmadan yükseliyor.
Yükseldikçe, gözlerinizin seviyesine geldiği vakit boğulduğunuzu bilirsiniz.
Her şeyin ucunu bucağını kaybedersiniz.
Hatırlamazsınız onca şeyi.
Belki de hatırlamak istersiniz ama olmaz.
Neler mi olur?
Ucunu kaybedersiniz.
Zorlanırsınız.
Yaşamaya zorlanırsınız.
*
Ve sonra zaman yeniden yükselir, ardından her şey berraklaşır.
Belki sonra hatırlarsınız her olan biteni.
Olumsuzlukları, nefretleri, acıları. 
Savaşları.
Hüzünleri, sevinçleri, aşkları.
*

Zaman dediğin ne ola ki?
Unutuluş mu?
Kaybedişler mi?
İşte bunlara hazır değiliz biz.
Yaşadığımızı bilerek, zamanı unutmaya hazır değiliz.
Aynı ürpertiyi hissederiz belki de unutmak isteyenlerle. 
Aynı perdeler içimizi kuşatır.
Korkular sarar içimizi, titreriz.
Sis gibidir.
Sarar içimizi yavaş yavaş çöker gönlümüze.
*
Zaman dediğin ne ola ki?
Havayı, yeryüzünü, gökyüzünü yok eden mi?
Yoksa o zaman dediğin bir gecede her şeyi yok ediverir mi?
Veya var.
‘Gerçek’ diye bilinenler var ve yok arasında sürünürler.
*
Ve biz bu yollarda, bu dolanan onca yolda bir sürü hikaye biriktiririz. Kaybetme, kazanma, sevme, silme, pişman olma, acı çekme, özleme, yitirme vs vs...
Bir sürü hikaye.
O hikayeleri, ya hatırlar gülümseriz.
Ya da hatırlar hüzünleniriz.
Yada ikisinin tersi hatıralarımızdan kazır gideriz.
*
Zaman dediğin ne ola ki?
Ruhunuzu alan mı?
Ruhunuzu veren mi?
Kim bilir?
Yaşanıp o zamanın içinde görülecek süreç.
Ve işte o süreç içinde ruhlar değişir. 
Haller değişir.
*
Bir yerlerde durabiliriz.
Onu seçebiliriz.
Veya bilmeyi kendimize isteyebiliriz.
Ancak, biz insanlık ilerlemeyi değil durmayı seçtik.
Bilmeyi değil, bilgiyi yok etmeyi seçtik.
Kör cahil kalmayı seçtik.
Çoğumuz böyle yaparız aslında.
Kolayı seçeriz.
Ne olursa olsun, kolayı alırız içimize.
*
Bilmeyiz ama bu zaman sürecinde kendi özümüze neler neler yaptığımızı.
Bilmeyiz onu yaraladığımızı.
Ne gerekiyorsa onu yaparız.
Elimizi ya ateşe sokarız, ya suya, ya da ellerimiz cebimizde öylece kalırlar.
Ne gerekiyorsa onu yaparız bizler. 
Dürtümüz bu.
*
O dürtüler bizi ya sevgiye, ya nefrete sürükler.
O dürtüler ile ilerler ya günlüklerimizde yaşarız ya da zamanda akıp gideriz.
Terk ediliriz, seviliriz. 
Ama zamanda hep kayıp kayıp usulca gideriz.
Yitirdiklerimizle akarız.
Bir çanta dolusu hikaye ile yol alırız.

*
Yavaş yavaş soyarız kabuklarımızı.
Ve o koca çanta dolusu hikayeleri de bir gün gelip boşaltıp boş çanta ile sonsuzluğa uğurlanırız.
Hatırda kala....
*
Ve zaman dediğin ne ola ki...
Hoş bir seda...

Dip notlar;
Zaman değeri...
10 yılın değerini anlamak için, yeni boşanmış çifte sorun.
1 yılın değerini anlamak için, sınıfını geçemeyen bir öğrenciye sorun.
9 ayın değerini anlamak için, yeni doğum yapmış bir anneye sorun.
1 ayın değerini anlamak için, dünyaya prematüre bebek getiren bir anneye sorun.
1 haftanın değerini anlamak için, haftalık derginin editörüne sorun.
1 saatin değerini anlmak için, buluşmak için birbirini bekleyen aşıklara sorun.
1 dakikanın değerini anlamak için, uçak, tren veya otobüsü kaçıran birine sorun.
1 saniyenin değerini anlamak için, kaza geçirmiş bir insana sorun.
1 milisaniyenin değerini anlamak için, olimpiyatlarda gümüş madalya almış birine sorun. (Alıntı)

Doğru zamanı anlatan bir hikaye...

Amerikalı bir zengin iş adamı, bir iş seyahati sırasında küçük bir Meksika koyu kasabasına uğrar. Limanda gezerken, ağzına kadar balık dolu küçük bir teknenin içinde oturan bir balıkçı dikkatini çeker. Merakla yanına yaklaşır ve sorar,
“Merhaba, bu balıkları yakalamak ne kadar zamanını aldı?”
Balıkçı, tümünü bir-iki saatte yakaladığını söyler. Yabancı adam bu kez, niçin daha uzun süre kalıp daha fazla balık yakalamadığını sorar. Balıkçı, ailesinin geçimi için bu kadarının yettiğini söyler.
Amerikalı iş adamı merakla balıkçıya kalan zamanını nasıl geçirdiğini sorar. Balıkçı anlatır,“Geç vakit yatarım, sabah birazcık balık yakalarım. Sonra çocuklarımla oynarım, öğleyin de karım Maria ile biraz siesta yaparım. Akşamları, amigolarla beraber gitar çalıp beraber eğleniriz. Dolu ve meşgul bir yaşantım var efendim.”
Amerikalı gerinerek, “Benim Harvard’dan masterım var ve sana yardım edebilirim. Balık tutmak için daha çok zaman ayırmalı ve daha büyük bir tekne ile çalışmalısın. Bu tekneden elde edeceğin gelirle daha büyük tekneler alırsın. Kısa sürede bir balıkçı filosuna sahip olursun. Böylelikle, yakaladığın balıkları aracılara değil doğrudan doğruya işleme tesislerine satarsın. Hatta kendi balık fabrikanı bile kurabilirsin. Balıkçılık sektöründe bir numara olursun.”
Ve Amerikalı devam eder, “Tabii bunları yapman için öncelikle bu küçük balıkçı kasabasını terk edip Mexico City’ye, daha sonra Los Angeles’e ve en sonunda holdingini genişletebileceğin New York’a yerleşirsin.”
Balıkçı düşünceli vaziyette sorar, “Peki bayım, bu anlattıklarınız ne kadar zaman alır?”
Amerikalı cevaplar, “15-20 yıl kadar.”
“Peki bundan sonra efendim?” diye sorar balıkçı…
Amerikalı güler, “Simdi anlatacağım en iyi tarafı! Zamanı geldiğinde, şirketini halka açarsın ve şirketinin hisselerini iyi paraya satarsın! Kısa zamanda zengin olup milyonlar kazanırsın!”
“Milyonlar?” der.
Meksikalı, “Eee…sonra bayım?”
Amerikalı, “Ondan sonra emekli olursun. Geç vakitlerde yatabileceğin küçük bir balıkçı kasabasına yerleşirsin, istersen zevk için biraz balık tutarsın, çocuklarınla oynayacak, karınla siesta yapacak zamanın olur, akşamları da arkadaşlarınla gitar çalar eğlenirsin. Nasıl, mükemmel değil mi?”
-Çok güzel de ben şu an başka ne yapıyorum ki!

Mutlu kalın...

Fıkra;
Nasreddin Hoca, işlerinin çokluğu, dünya telaşeleri, hastalık, sağlık vs gibi çeşitli bahanelerle ibadetten kaytaran birileri ile sohbet ediyormuş. Mazeretleri de bir sürü tabii. Bir ara söz yemekten, içmekten açılmış.
- "Bugünlerde canım bir helva yemek istiyor ki!... Bir türlü pişirip de yiyemedik" demiş, Nasreddin Hoca.
- "O kadar zor bir şey mi helva pişirmek, a Hoca" demişler.
- "Ne yapalım" demiş Hoca. "Şeker ve un bulundu, tereyağı bulunmadı. Tereyağ ve şeker bulundu, un bulunmadı. Un ve tereyağ bulundu şeker bulunmadı."
- "Hiç bir araya getiremedin mi bunları?" demişler.
- "Hepsinin bir araya geldiği de oldu," demiş Hoca. "Amma o zaman da ben bulunmadım."  

Günün sözü; 
Varoluş  acısını bir daha varolmama kaygısına yeğ tutuyorlar.
Edouard Leve...
 

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@